Merhaba dünya!

22 Ocak 2010

WordPress’e hoş geldiniz. Bu sizin ilk yazınız. Bu yazıyı düzenleyin ya da silin. Sonra blog dünyasına adım atın!

Sevan Nişanyan'ın Varlığı

30 Ağustos 2009

Sevan’ı tanıyanlara;

Sevan Nişanyan’ıñ varlığı bizim çok yararlıdır. Bu kişiyi, yarısı su dolu bir bardak olarak düşünebiliriz. Ben bu bardağın su dolu olan kısmıyla ilgileniyorum.

Biz, kişisel duygulara kapılıp kimi açıklarımızı, ayıplarımızı, yañlışlarımızı görmezden gelir, üstünü basırmaya çalışırız. Yokmuş gibi davranır, geçiştirmeye uğraşırız. Ançıp bu kişi, gerçek ereği neyse artık Tañrı bilir, tüm bu yañlışlarımızı, ayıplarımızı getirir, gözümüze gözümüze sokar. Bizim burada yapmamız gereken; ona sövmek değil, kendi eksiklerimizi gidermek olmalıdır. Böylece kimse bir daha bu sözleri söyleyemesin.

Üstün soylu değiliz. Bu ne tapınca, ne de bilime uyar. Tapınç; üstünlük ancak bilgelikte olur der. Bilimse; tüm kişioğlunun aynı yapıya iye olarak doğduğunu belirtir. Bundan ötürü, bizim de yañlışlarımız olduğunu taplamak gerekir. Birileri bunu göz önüne serdiğinde de suçu onda değil, kendimizde arayalım. Neden böyle bir yañlış yaptık? sorusunu kendimize sorabilelim. Soñrasında da; nasıl düzeltebiliriz? diye düşünüp, çözüme ulaşmanıñ yollarını arayabilelim.

Türkçe bir vücutsa, Sevan o vücuda giren virüstür. Vücuddaki bir açığı bulup, ortaya çıkarmak onuñ işidir. Zamanında vücudunuza aşı yaptırmamış, bağışıklık kazandırmamışsanız suçu virüse atamazsıñız. Sayrılık geldikten soñra yapmanız gereken; virüsü etkisiz duruma getirmektir. Artık bir iki em yani ilaçla mı, yoksa serumla mı sağaltırsıñız size kalmış. Belki ameliyatlık bir durum bile söz konusudur. Ançıp bilinmelidir, bu vücut bu virüsü atacaktır. Bu ağrıya, sancıya neden olsa da…

İyi bir bağırsak olmayı öğrenmeliyiz. Bize gelen besinlerin yararlı kısımlarını emip, yararsızları dışkıya çevirmeyi bilmeliyiz. Besinleri, üzerinde yazan damgalara göre sınıflandırıp, tümünü dışkı yaparsak, açlıktan ölürüz. Bu yüzden, Sevan ve onuñ gibileri bir besin olarak düşünüñ, onların yararlı kısımlarını emiñ, geri kalanını dışkıya çevirip, eğin dışına atıñ.

Sizlere bardağın su dolu olan kısmından söz ettim. Susuzluğumuzu bu su ile giderebiliriz. Ançıp siz, boş kısmı ile ilgilenir, Sevan’ın boş düşüncelerine takılırsanız, işin sonunda bardaktaki suyu yere dökersiñiz.

Sevan’ı tanımayanlara;

1956 İstanbul doğumlu, Ermeni kökenli Türk yurttaşıdır. Köşe yazarı, gezgin, dilbilimcidir. Türkçe’nin köken sözlüğünü anıklayıp, geñalağdan ücretsiz olarak hizmete sunan ilk kişidir. Ayrıca, karısınıñ başına dışkısını boşaltmak gibi becerisi de vardır. Bir yazısında, Türk bayrağını görmekten bile rahatsız olduğunu açıkça belirtmiştir.

Ayrıca bakıñız:
Sevan Nişanyan – Bayrak
Çağdaş Türkçenin Köken Sözlüğü
Taraf Çavlığı Köşesi; Kelimebaz
Sevan Nişanyan’ıñ Dışkı Atma Olayı

Türkçe'de Kısaltmaların Yeri

26 Ağustos 2009

Türkiye Cumhuriyeti yerine teece, alışveriş merkezi yerine aveme dediğimiz şu günlerde, Türkçe için yeñi bir sorunuñ adını da koyabiliriz; kısaltma sorunu.

Kısaltma dediğimiz kavram, özünde bir çözüm ürünüdür. Sözcük türetme yeteneğini yitirmiş, yeñi sözcük türetemeyen dillerin soñ çırpınışlarıdır. Bu dili kullanan bilginlerin ürettikleri bir çözüm yoludur.

Geñelde üç, dört sözcükden oluşan tanım tümcesiniñ baş damgaları alınır, ard arda yazılır, araya okunaklı olsun, añlamlı çıksın diye de ünlüler eklenir, al sana sözcük. Yer misiñ, yemez misiñ? Usda kalıcı olur diye dalga geçilen bir söz öbeğini örñek vereyim; alttan ittirmeli üstten tüttürmeli çok oturgaçlı getirgeçli götürgeç. Bunuñ baş damgalarını alır, okunaklı olsun diye de aralara ünlü koyarsak ortaya şu çıkar; ALİTÜTÇOGEG. Bu sözcük kullandıkça şu durumu almazsa gözüm açık giderim; ali tut çökek.

Personel Computer sözcüğünü PC olarak kullanan batılıları örñek aldığımızdan bu sözcüğü pisi diye söyleyip dilimize de soktuk. Oysa biz bu aygıta illa kişisel bilgisayar dememize gerek yok. Bunu ilerletip, özenerek KB diye kısaltmasını yapıp dile sokmamıza da gerek yok. Sonuçta, iş yerinde kullanılan da, evde küçük çocuğumuzun oyun aygıtı ereğine kullandığı da bilgisayardır; yalnızca bilgisayar.

Öncelikle şu kesinkes bilinmelidir; kısaltmalar Türkçe’niñ yapısına uymaz. Türkçe, kısaltmaya gerek duymaz. Bu sözüm, hiçbir biçimde kısaltma yapılamaz añlamına gelmemektedir. Kimi özel durumlarda kısaltma yapılması çok olağan bir durumdur.

Gökbey Yiyecek İçecek İşletmeleri adlı bir işletme olduğunu düşünelim. Bu işletme hakkında bir yazı yazacaksıñız. Yazı içerisinde bu işletmeniñ adı birçok kez geçeceğinden, hem biçimsel bozukluğu neden olacak, hem de yazan kişiye oğur yitirtecek. Bu gibi durumlarda önce işletmeniñ kısaltması ardından da ayraç içinde açılımı yapılır, soñrasındaki tüm metinde kısaltma kullanılır; GYİİ (Gökbey Yiyecek İçecek İşletmeleri) gibi. Bu gibi durumlarda sorun yok. Alışveriş merkezi yerine AVM yazarak işiñi yaptığıñda da sorun yok. Ançıp alışveriş merkezi yerine aveme dersen burada bir sorundan söz ederiz. 85 salisede[1] söylenen bir söz öbeğini bile kısaltma gereği duyuyorsan gerçekten bir sorun var demektir. Hadi üşengeciz, konuşmaya da mı üşeniyoruz artık?

Öğrenci Seçme Sınavı ya da bilinen adıyla ösese de bu soruna bir örñektir. Gerçi artık bu adı değişti ançıp yine de örñekleyeyim. Ösese sınavı denildiğini duymuşsuñuzdur hattâ kendiñiz de diyorsuñuzdur. Oysa böyle bir kullanım yañlıştır. Açılımı yapıldığında öğrenci seçme sınavı sınavı oluyor. Ançıp o denli ÖSS denmiştir ki, ösese başlı başına bir sözcük olmuş, bir kavramı karşılar duruma girmiştir. Yukarıda verdiğim örñekteki gibi yazılarda ÖSS diye kullanılması olağandır ançıp konuşma dilinde ösese diye yer alması bir yozlaşıdır.

Mortgage sözcüğü için tutulu satış dendi; güzel de oldu. Kimse benimsemedi dendi, oysa topluma sordular mı benimseyip benimsenmeme işini? Yoğ, dil ile ilişiği olmayan bankacılar benimsemedi diye ortada kaldı. Soñrasında da dediler ki bunu kısaltıp tutsat yapalım. Oysa buna ne gerek var? Añlamadığım, bana birşeyler çağrıştırmayan tek sözcük yerine, añladığım iki sözcük daha yeğdir; daha mantıklıdır. Bir iki harf daha desem, dilimi mi yapışır?

Elin adamı, dili sözcük türetemiyor diye kısaltma yapıyor; oysa bizim buna gereksinimiz yok. Türkçe, vârolan türetme yeteneği ile iki milyon kullanılabilir sözcük türetebilir. Bu özelliği ile değil bilgi çağını, hâyâlini kurduğumuz uzay çağını bile başı dik götürür.

Gökbey ULUÇ
_____________
[1] Süreölçer ile üç kez denedim. İlkinde 99 sanise, ikincisinde 85, üçüncüsünde ise yine 99 salise oldu.

Bahadır Çiğsi Yazması

25 Ağustos 2009

Türkistan’ıñ Turfan ilinde, 20. yüzyılın başlarında yapılan kazılarda, yüzlerce bet el yazması bulundu. İçeriği Çince, Moğolca, Soğdça, Uygurca gibi birçok Asya dilinde yazılmış geñeli dinsel içerikli yazmalardır. Uygurca yazmalar arasında, onumsal (tıbbî) bilgiler içeren bilgiler yer alması ayrı bir güzellik. Bu yazmalar arasında Türk âbecesi ile yazılmış birkaç yaprak da çıktı. Bu yazıda,  Tun – Huang’da bulunan ve bu yazmalardan biri olan Bahadır Çiğşi yazması ele alınmaktadır.

bahadircigsiyazmasi
Bediz : Bahadır Çiğşi’niñ yazdığı özgün belge.

Özgün Yazı
bahadir-cigsi
Orkun damgalarıyla
bagatur-cigsi

Çevriyazı
1 – yeme[1] : bisinç[2] : ay[3] sekiz[4] yig-
2 – irmige[5] bilig[6] köñül[7]
3 – sañun[8] : başlap[9] : kelti[10] yabaş[11]
4 – tutuuk[12] bozaç[13] tutuuk[14] öt-
5 – ebüzüt[15] tutuük[16] : a[17] : altun[18] ta-
6 – ay[19] sañun[20] : yartımlıık[21] erür[22] atı[23]
7 – öz[24] apa[25] tutuuk[26] : ol[27] atı[28] kam-
8 – ug[29] atlıg[30] yüz[31] elüg[32] otuz[33] er[34]
9 – keltimiz[36] bir[37] : kün[38] bir[39] kony[40]
10 – iki[41] köp[42] : begini[43] : bitigeçi[44]
11 – isiz[45] yabız[46] kul[47] betidim[48]
12 – atım[49] bagatur[50] çigşi[51] :
13 – alt[52]

Günümüz Türkçesi
Beşinci ay, on sekize bilgi:

Gönül Paşa (harekâta) başlayıp geldi. Yabaş etkisizleşti, Bozaç etkisizleşti, Örebüzet etkisizleşti. Ah!

Saygıdeğer yüce Paşa (ordudan) ayrıdır. Yeğen (ve) kendi babası etkisiz. O yeğen (ve) bütün atlı (ve) yüzseksen er geldik. Bir gün, bir koyun, iki tüm “begini”.

Yazıcı yazık! Yavuz kul
Yazdım, adım Bahadır Çiğşi.
Son

Sonuç
Bu belge; bir askerî rapor, tutanak niteliğindedir. Bahadır Çiğşi’niñ üstlerini bilgilendirmek için, Gönül Paşa’nıñ geldiğini, hangi komutanların etkisiz duruma sokulduğunu anlatmış görünüyor.

Yazı, damgalı yazmasını iyi bilen biri tarafından yazılmış. Nitekim yazı doğrultusu konusunda, ilk yatayları düz olmasına karşın, sonrakileri dengeleyememi. Ayrıca sözcük ayırma imine pek sık başvurmamış, hattâ bir kurala göre de kullandığı söylenemez. Bu kimi sözcüklerin ayırt edilememesi sorununa neden olmakla birlikte bu durum çoğu yazıtta görülmektedir. Yazar ayrıca, damgalara kendince biçimsellikler, görsellikler katmak için uğraşmıştır. Damgaların biçimsel kıvrımları bu yönde düşünmemi sağlıyor.

Damgalar
/a, e/ damgası diğer yazıtlarda olduğundan ayrı yazılmış. Belki de bu biçim öz biçim olup, diğeri Soğdca /a/ damgası olabilir. Burada /er/ damgasınıñ da Uygurlarıñ kullandığı biçimde olduğu göze çarpıyor. Ayrıca yazıda uzun ünlüleriñ gösterildiği görülüyor.

Açıklamalar – Sözlük
[1] yeme : ve, hattâ (OY) yeme bağlacı, Türkiye Türkçesinde söz başlarında yitmiştir. Örñeğin Iğdır ağzında; daa ışıx da yanmır derken, İstanbul ağzında; ışık da yanmıyor denir. Buradaki daa, daha’nın ta kendisidir. Bu da eñ eski bağlaçlardan biri, takıdır. Yeme bağlacı da bu örñekteki gibidir. Bu yüzden eski yazılarda, söz başında olan yeme sözcüğü İstanbul ağzında kullanılmaz; gerek yoktur.
[2] bisinç : beşinci (DLT, IB, OY)
[3] ay : ay (DLT, IB, OY)
[4] sekiz : sekiz sayısı, 8 (IB, OY, DLT)
[5] yigirmi’ge : yirmi sayısı 20 | sekiz yigirmi; 18 sayısına denk gelir (TD) | -ge eki yönelme durum ekidir. [d]
[6] bilig : bilgi (OY)
[7] köñül : gönül (OY)
[8] sañun : paşa, general, yüksek askerî rütbe (IB), señün : general (OY)
[9] başla’p : başlayıp [d: 150].
[10] kel’ti : geldi.
[11] yabaş : kişi adı olsa gerek. “yavaş” olması aŋlam bütünlüğü sağlamamaktadır.
[12] tutuuk : askerî vali (OY), komutan. tutug : rehin (IB) ile karıştırılmaması gerek.
[13] bozaç : kişi adı olsa gerek.
[14] tutuuk : bkz. [12]
[15] örebüzüt : kişi adı olsa gerek.
[16] tutuuk : bkz. [12]
[17] a : Vahlama belirten ünlem olarak çoğu YY’de geçer.
[18] altun : altın (OY, IB, DLT)
[19] tay : büyük, ulu, yüce (OY)
[20] sañun : bkz. [8]
[21] yartımlıık : DLT’de yartım: ayrılmış. Yola çıkımlık olmak, bölük, ordudan ayrılmış olan bir öbek aŋlamı taşıdığı açıktır.
[22] erür : -dir (OY) yardımcı eylem | er- eylemi bugünkü Türkçede ek-eylem olmuştur: imek. [d]
[23] atı : yeğen (OY)
[24] öz : öz, has (OY)
[25] apa : baba (OY)
[26] tutuuk : bkz. [12]
[27] ol : o (OY, IB) 3. tekil kişi adılı.
[28] atı : bkz. [23]
[29] kamug : hepsi, bütün, toplam (IB, OY)
[30] atlıg : atlı, süvâri (IB, OY)
[31] yüz : yüz sayısı, 100 (IB, OY)
[32] elüg : elli sayısı, 50 (OY)
[33] otuz : otuz sayısı, 30 (OY)
[34] er : er, adam, asker (OY, IB)
[36] keltimiz : geldik | Eski Türkçe kel- (gelmek) eylemi için di’li geçmiş zaman 1. çoğul çekimi. [d]
[37] bir : bir sayısı, 1 (DLT, IB, OY)
[38] kün : gün (IB, OY)
[39] bir : bkz. [37]
[40] kony : koyun (IB, OY)
[41] iki : iki, 2
[42] köp : çok, hep, bütün (OY)
[43] begini : ?
[44] bitigeçi : yazı aleti | biti- : yazmak (IB, OY)
[45] isiz : yazık, esirgeme (DLT, TY)
[46] yabız : yavuz (IB, OY)
[47] kul : kul (IB, OY)
[48] betidim : yazdım (IB, OY)
[49] atım : (benim) adım (OY, DLT)
[50] bagatur : unvan, “Bahadır”.
[51] Çigsi : kişi adı
[52] alt : alt (bitiş).

Kısaltmalar
bkz.: şu maddeye bakınız
DLT: Divânü Lugâti’t-Türk, [a].
IB: Irk Bitig, [b].
OY: Orkun Yazıtları, [c][ç].
TY: Talas Yazıtları, [e].

Kaynakça
[a] Kaşgârlı Mahmûd, Divânü Lugâti’t-Türk, Kabalcı yayınları, Mayız 2005.
[b] Talât Tekin, Irk Bitig Eski Uygurca Fal Kitabı, Öncü Yayınevi, 2004.
[c] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, TDK yayınları, 2008.
[ç] Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, Boğaziçi Yayınları, 2007.
[d] Fuat Bozkurt, Türklerin Dili, Kapı Yayınları, 2005.
[e] Rysbek Alimov ile Kubat Tabaldiev, “A Newly Found Old Turkic Runic Inscription On A Boulder From Talas”, Türklük Bilgisi Araştırmaları, cilt 30/I (2005), bet: 121-125.

Yeŋi Türkçe Dedikleri

14 Ağustos 2009

Çoğunlukla görülebildiği gibi, Türkçeniŋ bugünkü durumu çok iç açıcı değil. Geŋelde sözü edilen ve eŋ çok rahatsızlık veren şey, Türkçeye giren ve girmekte olan yabancı (özellikle Batı kökenli) sözcükler oluyor. Bunuŋ istenmemesiniŋ yanında, koyu bir biçimde tüm yabancı sözcükleriŋ (Arapça ve Farsça kökenliler de dâhil olmak üzere) dilden atılmasını isteyenler var. Bunuŋ soŋucunda aŋlaşılmaz bir “öz” Türkçe oluştu diyoruz. Ancak bunuŋ karşı duruşu olarak, yabancı sözcükleriŋ girmesini isteyen ve bu sözcükleri övünçle kullananlar da var. Bu da aynı biçimde aŋlaşılmaz bir “Türkçe” oluşturuyor.

Aslında bu tür akımlar ve görüşler, Türkçeniŋ her döneminde ortaya çıkmış. Türkçeyi geliştirme amacında olan ve başarılı olanlardan en soŋuncusu da Atatürk’üŋ “dil devrimi” idi. Tırŋak içine aldım, çünkü bilerek dil ve devrim sözcüklerini kullandım. Bu süreciŋ yavaş ve özünde tamamlanmamış olması nedeniyle bu devrimden çok, bir evrim sayılabilir. Ancak devrimsi yanları da göze çarpıyor. Örŋeğin, bir şeyleri devirmiş, yerine başka bir şey getirmiş. İşte olay da tam burada kopuyor: devrilen ve yerine gelen şeyler ne?!

Bugün, çoğu insanıŋ bunu umursamaması dışında, bunu ya yaŋlış aŋlayanlarıŋ ya da bilerek başka yöne çekenleriŋ olduğunu gözlemledim. Gördüğüm kadarıyla, ya neyiŋ devrilip neyiŋ yerine geldiğini bilmiyoruz, ya da bu durum, bazılarının işine gelmiyor. İşine gelmeme olayını zâten hiç bir zaman aŋlayamadım! Ancak biraz daha saf düşünüp sâdece durumu aŋlamadığımızı varsayalım.


TIRNAK İÇİNDE DİL

Osmanlı’da bir ulus kaygısı olmadığından, ulusal dil aŋlayışı da yoktur. Bu yüzden, yazı dili olarak kullanılan Osmanlıcayı çoğu Türkolog, Türkçe saymaz. Ben bu tartışmaya girmeyeceğim, sadece Osmanlıcanıŋ “Osmanlı ulusçuluğu” kadar yapay bir dil olarak görmekle yetineceğim. Yalnızca sarayın yazışma dili olarak kullanılmış, zamanın aydıŋları tarafından hiçbir şekilde günlük yaşama tümleştirilemeyen bir dildir. Oysa halk hep kendi dilini konuşmuş.

Türkiye’nin resmî dili olan Türkiye Türkçesi, bir Oğuz Türkçesidir. Bunuŋ dışında Oğuz öbeğinde; Azerî Türkçesi, Türkmen Türkçesi ve Gagavuz Türkçesi bulunuyor. Yâni, bunlar 11. yüzyılda tek bir dildi, sonradan ayrılıklar gösterdi. Türkiye Türkçesi de özünde, Oğuzcanıŋ Anadolu Lehçesine dayanır. Buna bazıları Eski Osmanlıca der[1]. Bu lehçe, halk tarafından konuşulurdu. Bu, bizim sandığımız Arapça, Farsça, Türkçe karışımı üçlü dil (lisân’ül salâse) değildir, tersine şu anki konuştuğumuz Türkçeniŋ ta kendisidir! Osmanlı devletiniŋ soŋ zamanlarına doğru bilimde Arapça ve yazınıŋ büyük bir kısmında Farsça kullanılırken halk hâlâ bu Türkçeyi konuşuyordu. Ne var ki, dil devriminde “giden/devrilen” Türkçe bu değildi! Yazınıŋ ilerleyen bölümlerinde savunacağım üzere bu, geri gelen Türkçedir!


TIRNAK İÇİNDE DEVRİM

Mustafa Kemâl Atatürk’üŋ hızlandırdığı dil akımınıŋ devrim tanımına pek uymaması ancak bir devrim edâsı taşıması nedeniyle, buna “devrim” demek gelenek olmuştur. Burada devrim sözcüğü, yapılan şeyiŋ etkisiniŋ büyüklüğünü ifâde eden mecâzî bir kullanımdır. Hattâ, Atatürk’üŋ “dil devrimini” çoğumuz, özellikle eski nesil (örneğin babam), “harf devrimi” ya da “harf inkılâbı” olarak bilir. Çünkü Arap âbecesiniŋ Türk-Latin âbecesine geçişinden ibâret olarak bilinir. Oysa bu iki kavram aslında farklıdır. Harf inkılâbı ya da yeŋiliği, 1928′de olmuştur ve gerçekten sâdece âbeceyi ilgilendirir. Ancak “dil devrimi” diye söz edilen şey, 1932′de başlayıp 1935′te yoğunlaşan süreçtir ve âbece değişimi bunuŋ tetikleyicisidir. Kavramları gerçek anlamlarıyla ifâde etmek istersek, bu olaya “dilde arılaşma, gelişme ve halk diliniŋ resmî yazı dili hâline gelmesi” denilebilir.

Bu akım ile, Anadolu ağızlarından derlemeler yapılmış (Derleme Sözlüğü), eski yapıtlar taranıp Türkçe kökler bulunmuş (Tarama Sözlüğü), Anadolu dışında konuşulan Türk dillerinden yararlanılmış ve Türkçenin sözcük yapımına işlerlik kazandırılmış. Bütün bu girişimlerle ve yazı diliniŋ de toparlanmasıyla, halkıŋ eskiden beri konuştuğu bu Türkçe gelişmeye başlamış. Bu dönemden geri Orta Türkçe dönemi kapanmış ve Oğuz Türkçesiniŋ lehçeleri ayrı birer dil olma durumuna gelmeye başlamış[4]. Bu yüzden bu Türkçeye çoğunlukla “Türkiye Türkçesi” denir. Orta Türkçe dönemindeki Eski Anadolu lehçesiniŋ bugünkü hâlidir.


TIRNAK İÇİNDE ÖZ

Dil devriminden hemen soŋra bu etkiden hareketle bazı çevreler bu işte aşırılığa kaçmıştır. Tarama Sözlüğünden bulunan onca sözcük bazen Türkçe sanılarak bazen yaŋlış aŋlamlarla Türkçeye katılmak istenmiştir. Olduğu gibi aktarılan bu sözcükler yiŋe dile zarar vermiş oldu. Örŋeğin bugün Türkçede hem otağ hem de oda sözcükleri bulunur. Oysa bunlar bir ve aynı sözcüklerdir. Sâdece, oda sözcüğü 13.yy ortalarında henüz ses dönüşümlerini geçirmediği sıralarda otag biçimindeydi. Çağataycanıŋ etkisiyle onu bir süre daha “çadır, oda” olarak kullanmayı sürdürmüşüz. Bu eŋ hafif örŋekti, yoksa dil devriminiŋ ilk ardıllarınıŋ yaptıkları çalışmalar ayrı bir yazı konusudur.

Bugünlerde ise, TDK’ye atfedilen yalancı türetimlerle insanların gözü çok başarılı olarak korkutulmuş görünüyor. “Çok oturgaçlı götürgeç”, “uçan avrat” gibi sözcükler güyâ türetildi. Ne ki bunlar, türetim gücüne zarar vermiş durumda. Örneğin -gaç/-geç yapım eki bu biçimde yitirilmiş. Daha birçok işlekliğini yitirmiş ek sayılabilir. Bunlar bazı görüşlerce Türkçeye yapılan komplolar olarak görülüyor. Biz hâlâ saf düşünmeye devâm edelim.

Eminim çoğu kişi, sözcükleriŋ içinin boşaltığını düşünüyordur. Bir sözcük kullanıldığında, tam olarak o sözcüğüŋ karşıladığı kavram söylemek istenmiş midir gerçekten? O zaman, bu sözcüğüŋ Türkçe ya da yabancı kökenli olması fark eder miydi? İşte bu tür bir durumuŋ olmasınıŋ gerçek nedeni, sözcüğüŋ biçimsel olarak iyi çağrışım yapamamasıdır. Bu durumda bir sözcük, rastgele bir harf diziminden öte değildir. Yabancı sözcükler ister istemez öyledir, Türkçe bir sözcüğüŋ ise çağrışım yapması için Türkçeniŋ yapısı gereği kökünüŋ de konuşulan Türkçeye ait olması bir gerekliliktir. Örŋeğin ardıç kuş dediğimizde ardıç sözcüğünüŋ aŋlamı hiç sorgulanmaz. Sorgulansa bile, bir araştırma yapılmadıkça çağrışım yapacak hiçbir şey bulunmayabilir. Bunuŋ nedeni, Eski Türkçe[2] ār- (dolaşmak, gezinmek) eyleminiŋ Türkiye Türkçesinde bulunmayıp bir iki türeviniŋ[3] kalmasıdır. Eğer bu köküŋ aŋlamını ilk kez duyduysaŋız, artık ardıç sözcüğünüŋ “dolaşan, gezinen” aŋlamını taşıdığı daha çok belirginleşmiş olsa gerek.


TIRNAK İÇİNDE TÜRKÇE

Osmanlı’nıŋ yazı dilindeki yozlaşması bugün halk diline inmiş görünüyor. Ancak bu kez, etki batıdan geliyor. Osmanlı’da da aydınlar doğuya özenip Arapça ve Farsça sözcük ve dil bilgisel yapıları Türkçeye zorla sokmaya çalışmışlardı (neyse ki bu, giden dille birlikte gömüldü). Ne var ki, bugün de aynı tür bir özentilikle Batı dilleri girişiyor. Ancak hâlâ saf davranıp bunun bilinçsizce yapıldığını varsayabiliriz. Ne de olsa benim için bunuŋ bilinçli ya da bilinçsiz olması değil, sonuçta olup olmaması önemli. Bugün, özellikle ‘80 sonrası kuşak olarak, çok az sözcükle konuşuyor ve yazıyoruz. Zâten okuduğumuzu ya da yazdığımızı kimse savunamaz. Demek ki düşünce üretmiyoruz ki yazma gereksinimimiz olmuyor!

Türkleriŋ tarihine bakıldığında, özünde çok yazdığımız görülüyor. Durmadan yazmışız. Her gittiğimiz yerde her gördüğümüz şeyi yazmışız. Eŋ yakın örŋekle, şu ânda sadece Osmanlı Devlet arşivleri bile Avrupa’nıŋ o zamana kadar ulaşamadığı sayıda belge içeriyor[4]. Ancak 20. yüzyılın ortalarına gelindiğinde ne okur ne de yazar olduğumuzu görüyoruz. Şu ânda herhangi bir konudaki Türkçe kaynaklarıŋ azlığı herkesiŋ dikkatini çekmiştir. Çoğu dal için, bazı konularda Türkçe hiçbir kaynağa deŋ gelinmiyor. Bilgi üretmekten yoksun olsak bile, çeviri kültürümüzüŋ de gelişmediği çok açık. Diğer uluslar ise ellerine geçen her şeyi çevirir, bildikleri her şeyi yazar olmuşlar. Rolleri değiştirmişiz.

Eğer düşünce ya da bilgi üretseydik, tartışsaydık, konuşsaydık, yazsaydık, okusaydık; daha fazla sözcük bilme gereksinimi duyardık diye düşünüyorum. Böylece 500 sözcükle yetinmezdik (sayıyı salladım). Türkçeniŋ yetmediğini düşünmez ve bu yüzden, yabancı sözcükleriŋ girmesine izin vermezdik (onlar da girmeye can atmıyorlar ya!). İşte bu durum, “dil devrimi”yle “geri” gelen Türkçe sayılamaz; bu 500 sözcüklük dil, Türkiye Türkçesi sayılamaz. Asıl bu şey, tırnak içinde “Türkçe”dir.


Dipçe.

[1] Fuat Bozkurt, “Türklerin Dili”, Kapı 2005, sayfa 330.

[2] 5. yüzyıl ile 11. yüzyıl arası konuşulan Türkçe, Osmanlıca değil…

[3] “art”, ”yorgun argın olmak”, ”aramak”, …

[4] Jean Paul Roux, “Türklerin Tarihi”, Kabalcı 2005.

Orkun Yazıtlarında Türk Sözcüğü

13 Ağustos 2009

Türk dili uzmanı M. Ergin, Orhun yazıtları hakkında, “Türk adının, Türk milletinin isminin geçtiği ilk Türkçe metin. İlk Türk tarihi. Taşlar üzerine yazılmış tarih. Türk devlet adamlarının millete hesap vermesi, milletle hesaplaşması. Devlet ve milletin karşılıklı vazifeleri. Türk nizamının, Türk töresinin, Türk medeniyetinin, yüksek Türk kültürünün büyük vesikası. Türk askeri dehasının, Türk askerlik sanatının esasları. Türk gururunun ilahi yüksekliği. Türk feragat ve faziletinin büyük örneği. Türk içtimai hayatının ulvi tablosu. Türk edebiyatının ilk şaheseri. Türk hitabet sanatının erişilmez şaheseri. Hükümdarane eda ve ihtişamlı hitap tarzı. Yalın ve keskin üslubun şaşırtıcı numunesi. Türk milliyetçiliğinin temel kitabı. Bir kavmi bir millet yapabilecek eser. Asırlar içinden milli istikameti aydınlatan ışık. Türk dilinin mübarek kaynağı. Türk yazı dilini ilk, fakat harikulade işlek örneği. Türk yazı dilini başlangıcını miladın ilk asırlarına çıkartan delil. Türk ordusunun kuruluşunun en az 1250 sene öteye götüren vesika. Türklüğün en büyük iftihar vesilesi olan eser. İnsanlık aleminin sosyal muhteva bakımından en manalı mezar taşları. Dünyanın bugün belki de en büyük meselesi olan Çin hakkında 1250 sene evvelki Türk ikazı. vs. vs. insanın zihninde işte bu ifadelerin belireceğini” belirtmektedir. Bu tanımlamalar, bizi Orhun yazıtları üzerinde bir çalışma yapmaya yönlendirmiştir.

Avarlar’a karşı Bumin Kağan önderliğinde ayaklanan Göktürkler, 552’de Avarlar’ın Moğolistan’daki egemenliğine son vererek I. Göktürk Kağanlığını kurmuşlardır. Bu kağanlık kısa bir süre sonra doğu ve batı olarak üzere ikiye bölünmüştür. 630’da Doğu Türk Kağanlığı, 659’da Batı Türk Kağanlığı Çinlilerin egemenliğine girerek yıkılmıştır. Ancak, Doğu Türkleri Kutlug adlı bir savaşçının öncülüğünde Çinlilere başkaldırıp, uzun bir savaştan sonra başarı kazanarak, 682’de Kutlug’un, İlteriş Kağan sanını alarak tahta geçmesiyle II. Göktürk Kağanlığı kurulmuştur. İlteriş Kağan, 691’de ölünce yerine kardeşi Kapgan Kağan geçti. İlteriş, öldüğünde oğulları Bilge ve Kül Tigin yedi sekiz yaşlarındaydı. Kapgan Kağan, 716’da ölünce yönetimi onun oğulları almak istedi. Ancak, Bilge ve Kül Tigin kardeşler buna engel olarak amca çocuklarını yönetimden ayıklayarak, babalarının kağanlığına el koydular ve Bilge Kağan, kağan oldu. İki kardeş babalarının ve amcalarının döneminden kalmış yaşlı başyardımcı, Bilge Kağan’ın kaynatası Tonyukuk’un da yardımıyla kağanlığı daha da güçlendirdiler. Sonra, 731’de Kül Tigin, 734’de de Bilge Kağan öldü. Yaklaşık on yıl sonra, Uygurlar, kağanlığı ele geçirerek, 745’de Göktürk egemenliğine son vermiştir.

İşte inceleyeceğimiz Orhun yazıtları, bu Türk kağanlığının Bilge Kağan döneminin ürünleridir. Kül Tigin yazıtını, ağabeyi Bilge Kağan 732’de diktirmiş, Bilge Kağan yazıtını ölümünden bir yıl sonra, oğlu olan Tengri Kağan diktirmiştir. Tonyukuk yazıtını ise 720-25 arasında, Tonyukuk’un kendisi diktirmiştir.

1899’da Rus bilgini Yadrintsev tarafından Orta Moğolistan’da, Orhon ırmağının eski yatağı yakınında, Koço-Çaydam adlı göl çevresinde bulunan Orhun yazıtları üzerinde 1890’da Heikel başkanlığında bir Fin, 1891’de de Radloff başkanlığında bir Rus bilim kurulu çalışmalar yapmıştır. 1893’te de Danimarkalı V. Thomsen Orhun yazısını çözmeyi başarmıştır. Orhun çevresinde Orhun yazısı ile yazılı bilinen bu önemli üç yazıttan başka Burgut, Çoyren, Esik Taş, Küli Çor, Ongin, Yenisey Mezar yazıtları gibi yazıtlar daha bulunmuştur.

Orhon yazıtları İkinci Doğu Türk Kağanlığı’nın birinci elden, yani Bilge Kağan ile devlet adamı Tonyukuk tarafından yazılmış askeri tarihi gibidir. Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarında dünyanın ve insanoğlunun yaratılışına bir tümceyle değinildikten ve Birinci Kağanlığın tarihi genel çizgileriyle kısaca özetlendikten sonra,  İkinci Kağanlığın kuruluştan Kül Tigin’in 731’de ölümüne kadarki siyasi ve askeri tarihi ayrıntıları ile anlatılır. Yazıtlardan öğrendiğimize göre Türkler, egemenliklerini korumak için yalnız Çinliler, Kıtaylar, Tangutlar gibi yabancı halklarla değil, Oğuzlar, Kırgızlar, Uygurlar, Türgişler gibi öbür soydaş halklar ve boylarla da pek çok kez savaşmışlardır. Bu durum eski Türklerde “ulus-millet” kavramının olmadığını, yazıtlardaki bodun “halk” sözcüğünün M. Ergin’in anladığı gibi “millet” değil, “boy, kabile, halk” anlamına gelen bir sözcük olduğunu açıkça gösterdiği belirtilmektedir. Tonyukuk’un kendisinin ve Bilge Kağan’ın sağlığında yazdırıp diktirdiği yazıtının içeriği ise öbür yazıtlarınkinden biraz değişiktir. Tonyukuk kendi yazıtında daha çok İlteriş Kağan ile Bilge Kağan’ın amcası Kapgan Kağan’ın başarılarını ve kendi görevlerini anlatır. Bunun nedeni de baş vezir Tonyukuk’un, Kapgan Kağan’a olan bağlılığı olsa gerektir.

KÜL TİGİN YAZITINDA TÜRK SÖZCÜĞÜ

Bu yazıt, kağan olmasında ve kağanlığın güçlenmesinde önemli görevi bulunan kardeşine karşı Bilge Kağan’ın duyduğu gönül borcunun ve kendisini bağlılıkla bir coşkunluğun içine atan olağanüstü etkinin sonsuz bir söylemi olmalıdır. Bilge Kağan, bu tin durumu ile yazıtının yapımında başında oturup, yapıtın tamamlanmasına kendisi gözetmenlik etmiştir. Yazıtlardaki yüce ve kutsal söylem onun ağzından yazılmıştır, yazıtta o konuşmaktadır, yazan odur. Kül Tigin yazıtı, kaplumbağa biçimindeki oyuk bir ayaklık taşına oturtulmuştur. Bulunduğu zaman, bu ayaklığın yanında devrilmiş bulunuyordu. Özellikle devrik durumda yelin etkisinde kalan bölümlerinde bozulmalar ve silintiler olmuştur. Sonradan yerine dikilmiştir. Yüksekliği 3,75 metredir. Özenle yontulmuş, bir tür kireç taşı veya arı olmayan mermerdendir. Yukarıya doğru biraz daralmaktadır. Dört yönlüdür. Doğu ve batı yönlerinin genişliği aşağıda 132, yukarıda 122 santimdir. Güney ve kuzey yönleri ise aşağıda 46, yukarıda 44 santimdir. Yazıtın üstü bel bağı biçiminde bitmektedir ve yukarı bölümde beş yanlı olmaktadır. Doğu yönünün üstünde kağanın imi vardır. Batı yönü büyük bir Çince yazıyla kaplıdır. Diğer üç yönü Türkçe yazılarla doludur. Yönler arasında kalan ve keskin olmayan yanlarda ve Çince yazının yanında da Orhun yazısı vardır. Doğu yönünde 40, güney ve kuzey yönlerinde 13 dize vardır. Dizeler yukarıdan aşağıya doğru yazılmış ve sağdan sola doğru biçimlendirilmiştir. Dizelerin uzunluğu aşağı yukarı 235 santim kadardır. Bir çizelgeden çıkmış gibi, çok düzenli, düzgün ve güzel harflerle yazılmıştır. Yazıtın Çince bölümünde Türk-Çin dostluğu, Türk kağanlığı ve Kül Tigin övülmekte ve tanıtılmaktadır. En son tarih kaydedilmektedir. Yazıtın çevresinde türbe yıkıntısı, pek çok yontu parçaları ve yazıta çıkan iki yanlı yontular, taşlar dizili 4,5 kilometrelik bir yol bulunmuştur. Bu yontu parçaları arasında son zamanlarda Kül Tigin’in başı ve kadınının gövdesi ve yüzünün bir bölümü de bulunmuştur. Yazıtın ve türbenin yapımında Türk ve Çin yaratıcıları birlikte çalışmışlardır. Yazıtları Bilge Kağan ve Kül Tigin’in yeğeni Yollug Tigin yazmıştır. Kül Tigin yazıtı Koyun yılının on yedisinde, yani 27 Şubat 731’de ölen Kül Tigin’in ya da Tigin Kül‘ün anısına 21 Ağustos 732’de dikilmiştir. Yazıtta Türk sözcüğünü geçtiği dizeler şöyledir;

GÜNEY:

1. Tengri teğ Tengri de bolmış Türük Bilge Kağan, bu ödke olurtum…. (Tanrı gibi Tanrı’dan olmuş Türk Bilge Hakan, bu devirde oturdum.)

3. …Türük Kağan Ötüken yış olursar ilte bung yok… (Türk hükümdarı Ötüken dağlarında oturur ise ülkede sıkıntı olmaz.)

6. …Türük bodun, öltüğ! Türük bodun, ölteçi sen!… (Türk halkı, çok sayıda öldün! Türk halkı, öleceksin!)

7. …Türük bodun ölsikiğ!… (Türk halkı, öleceksin!)

8. …Türük bodun, ölteçi sen!…Türük bodun, tokurkak sen: açsık tosık ömezsen; bir todsar açsık ömez sen… (Türk halkı, öleceksin!…Türk halkı, tok gözlüsün: açlığı tokluğu düşünmezsin; bir doyarsan açlığı düşünmezsin.)

10. …Türük beğler, bodun, bunı eşidinğ! Türük bodun, tirip il tutsıkıngın bunta urtum… (Türk beyleri, halkı, bunu işitin! Türk halkı, dirilip devlet sahibi olacağını buraya oydum.)

11. …Türük matı bodun, beğler, bödke körüğme beğler gü yangıltaçı siz?… (sadık Türk halkı, beyleri, bu devirde bana itaat eden beyler mi yanılacaksınız?)

DOĞU:

1. …Olurupan, Türük bodunıng ilin törüsin tuta birmiş, iti birmiş. (Tahta oturarak, Türk halkının devletini yasalrını yönetivermiş, düzenleyivermişler.)

3. Oksuz Kök Türük iti ança olurur ermiş… (Pek örgütsüz Gök Türkleri düzene sokarak öylece hüküm sürerlermiş.)

6. …Türük bodun, illedük ilin ıçgınu ıdmış. (Türk halkı. Kurduğu devletini elden çıkarıvermiş.)

7. …Türük beğler Türük atın ıttı… (Türk beyleri Türk unvanlarını bıraktı.)

8. …Türük kara kamağ bodun ança timiş:… (Türk avam kamarası şöyle demiş:…)

10. … “Türük bodun ölüreyin, uruğsıratayın” tir ermiş. Yokadu barır ermiş. Üze Türük Tengrisi, Türük ıduk yiri-

11. –subı ança etmiş: Türük bodun yok bolmazun tiyin, bodun bolçun tiyin… (“Türk halkını öldüreyim, neslini yok edeyim” dermiş. Yok olmak üzereymiş. Yukarıdaki Türk Tanrısı Türk kutsal yer ve su şöyle yapmışlar: Türk halkı yok olmasın diye, halk olsun diye.)

13. …Türük törüsün ıçgınmış bodunuğ eçüm apam törüsinçe yaratmış boşgurmış… (Türk örf ve adetlerini bırakmış halkı atalarım dedelerimin töresince yaratmış eğitmiş.)

16. …Eçim kağan olurupan Türük bodunnuğ yiçe itdi yiçe iğitti… (Amcam hakan tahta oturup Türk halkını yeniden düzenledi, doyurdu.)

18. …Türgiş Kağan Türükümiz, bodunumuz erti. (Türgiş Hakanı Türk’ümüz, halkımızdı.)

21. …Kurığaru Kengü Tarmanka teği Türük bodunuğ ança konturtumız, ança etdimiz… (Batıda Kengü Tarman’a kadar Türk halkını öylece yerleştirdik, öylece örgütledik.)

22. …Türük, Oğuz beğleri bodun, eşidinğ! Üze tengri basmasar, asra yir telinmeser, Türük bodun, elingin törüngin kem artatı udaçı erti? Türük bodun, ertin ökün! (Türk, Oğuz beyleri, halkı, işitin! Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe, Türk halkı, devletini yasalarını kim yıkıp bozabilirdi? Türk halkı, vazgeç nadim ol!)

25. …Türük bodunuğ atı küsi yok bolmaz tiyin, kangım kağanığ öğüm katunuğ kötürmiş Tengri, il biriğme Tengri, Türük bodun atı küsi yok bolmazun tiyin, özümin ol Tengri kağan olurtdı, erinç. (Türk halkının adı sanı yok olmasın diye, babam hakanı annem hatunu yüceltmiş olan Tanrı, devlet veren Tanrı, Türk halkının adı sanı yok olmasın diye, beni o Tanrı hakan oturttu, hiç şüphesiz.)

27. Türük bodun üçün tün udımadım, küntüz olurmadım… (Türk halkı için gece uyumadım, gündüz oturmadım.)

34. Türük beğler, kop bilir siz… (Türk beyleri, hepiniz bilirsiniz.)

KUZEY:

7. Türük bodun adak kamşatdı… (Türk halkının ayağı sendeledi.)

BATI:

…Türük Bilge Kağan ayukınga, inim Kül Tiginiğ küzedü olurtum… (Türk Bilge Hakan mülküne, kardeşim Kül Tigin’i gözeterek, hükümdar oturdum.)

Kuzey-Doğu, Güney-Doğu ve Güney-Batı yönlerindeki birer dizelik tümcelerde ve kaplumbağa üzerindeki yazıtta Türk sözcüğü bulunmamaktadır.

BİLGE KAĞAN YAZITINDA TÜRK SÖZCÜĞÜ

Kül Tigin yazıtının bir kilometre uzağındadır. Biçimi, düzeni ve yapısı tamamıyla Kül Tigin yazıtına benzemektedir. Yalnız, bu birkaç santim daha yüksektir. Bu yüzden doğu yönünde 41 ve dar yönlerinde 15’er dize vardır. Bunun da batı yönünde Çince yazı vardır, Çince yazının üstünde ayrıca Türkçe yazı sürmektedir. Çince yazı hemen hemen tamamıyla silinmiştir. Bu yazıtta da Bilge Kağan konuşmaktadır. Zaten, yazıtın kuzey yönünün ilk 8 dizesi Kül Tigin yazıtının güney yönünün; doğu yönünün 2-24 dizeleri ise Kül Tigin yazıtının doğu yönünün dizelerine benzemektedir. Ayrıca, bu yazıta, Kül Tigin’in ölümünden sonraki olayların eklendiği görülür. Bilge Kağan yazıtı hem devrilmiş, hem de parçalanmıştır. Bu yüzden, bozulma ve silinti bu yazıtta daha çoktur. Bu yazıtı da yeğen Yollug Tigin yazmıştır. Bu yazıtta da, Bilge Kağan’ın sözlerinin dışında Yollug Tigin’in yazıt kayıtları ve ekleri yer almaktadır. Bu yazıtın çevresinde de yine türbe yıkıntısı ve daha az olmak üzere yontular, balballar ve taşlar vardır. Bilge Kağan’ın ölümü Bazin’e göre 25 Kasım 734’tür. Ölüm töreni ise Domuz yılının beşinci ayının yirmi yedisinde, yani 22 Haziran 735’de yapılmıştır. Bunlara göre yazıt, 24 Eylül 735’de dikilmiştir. Yazıtın yanındaki küçük yazıt, yazıtı diktiren Tengri Kağan’a aittir. Yazıtta Türk sözcüğünü geçtiği dizeler şöyledir;

KUZEY:

1. Kül Tigin yazıtının Güney yönündeki 1. dizeyle benzerdir.

2. Kül Tigin yazıtının Güney yönündeki 3. dizeyle benzerdir.

3. Kül Tigin yazıtının Güney yönündeki 6. dizeyle benzerdir.

4. Kül Tigin yazıtının Güney yönündeki 7. ve 8. dizeyle benzerdir.

8.  Kül Tigin yazıtının Güney yönündeki 10. dizeyle benzerdir.

12. Kök teyengin Türüküme bodunuma kazganu birtim, iti birtim… (gök sincaplarını Türklerime ve halkıma kazanıverdim, ediniverdim.)

13. Türk beğler, Türük bodunum (………..) at birtim… (Türk beyler, Türk halkım (……….) ad verdim.)

14. Türük bodun, (……….) edgü körteçi sen, ebinge kirteçi sen, bungsuz boltaçı sen… (Türk halkı, (……….) iyilik göreceksin, evine gireceksin, dertsiz olacaksın.)

DOĞU:

1. Tengri teğ Tengri yaratmış, Türk Bilge Kağan sabım: Kangım Türük Bilge Kağan (……….)… (Tanrı gibi, Tahta oturtmuş Türük Bilge Hakan, sözüm: Babam Türk Bilge Hakan (……….) …)

2. …Olurtukuma, ölteçiçe sakınığma Türük beğler bodun ögirip sebinip tongıtmış közi yüğerü körti… (Oturduğumda, ölecekmiş gibi düşünceli olan Türk beyleri, halkı kıvanıp sevinip yere eğilmiş gözleri yukarıya baktı.)

3. Kül Tigin yazıtının Doğu yönündeki 1. dizeyle benzerdir.

4. Kül Tigin yazıtının Doğu yönündeki 4. dizeyle benzerdir.

7. Kül Tigin yazıtının Doğu tarafındaki yönündeki 6. ve 7. dizeyle benzerdir. Ayrıca, …Tabgaçğı beğler Tabgaç atın tutupan Tabgaç kağanka körmiş… (Çinlilerin hizmetindeki Türk beyleri Çin unvanlarını alarak Çin imparatoruna tabi olmuşlar.)

8. Kül Tigin yazıtının Doğu yönündeki 8. dizeyle benzerdir.

9. Kül Tigin yazıtının Doğu yönündeki 10. dizeyle benzerdir.

10. Kül Tigin yazıtının Doğu yönündeki 11. dizeyle benzerdir.

11. Kül Tigin yazıtının Doğu yönündeki 13. dizeyle benzerdir.

14. Kül Tigin yazıtının Doğu yönündeki 16. dizeyle benzerdir.

16. Kül Tigin yazıtının Doğu yönündeki 18. dizeyle benzerdir.

18. Kül Tigin yazıtının Doğu yönündeki 21. dizeyle benzerdir.

19. Kül Tigin yazıtının Doğu yönündeki 22. dizeyle benzerdir.

21. Kül Tigin yazıtının Doğu yönündeki 25. dizeyle benzerdir.

22. Kül Tigin yazıtının Doğu yönündeki 27. dizeyle benzerdir.

30. Kül Tigin yazıtının Kuzey yönündeki 7. dizeyle benzerdir.

33. …Tengri yarlıkaduk üçün, men kazgantuk üçün Türük bodun ança kazganmış erinç… Türük bodun ölteçi erti, yok boltaçı erti. Türük beğler bodun ança sakınıng, ança biling:… (Tanrı buyurduğu için, ben çalışıp kazandığım için Türk halkı öylece kazanmış şüphesiz… Türk halkı ölecekdi, yok olacaktı. Türk beyleri, halkı şöylece düşünün şöylece bilin:…)

36. …Men özüm kağan olurtukum üçün Türük bodunuğ (……….)i kılmadım… (Ben kendim hakan olarak tahta oturduğum için Türk halkını (……….) kılmadım.)

38. …Türük bodun, aç erti… (Türk halkı, açtı.)

GÜNEY:

10. Türüküme bodunuma yeğin ança kazganu birtim. (Türklerime, halkıma daha iyi bir şekilde öylece kazanıverdim.)

Güney-Doğu yönündeki bir satırlık cümlede Türk kelimesi bulunmamaktadır.

TENGRİ KAĞAN YAZITI:

GÜNEY:

13. Tengri teğ, Tengri yaratmış Türük Bilge Kağan sabım: Kangım Türük Bilge Kağan olurtukınta Türük matı beğler… (Tanrı gibi, Tanrı Türük Bilge Hakan sözüm: Babam Türk Bilge Hakan tahta oturduğunda sadık Türk beyleri…)

15. …Kangım kağan Türük beğlerin bodunın ertüngi ti mağ itdi öğdi… (Babam hakanda Türk beylerini, halkını pek çok alkışladı, öğdü.)

Tengri Kağan yazıtının Batı ve Güney-Batı yönlerindeki toplam on dizelik tümcelerde Türk sözcüğü bulunmamaktadır.

TONYUKUK YAZITINDA TÜRK SÖZCÜĞÜ

Diğer iki yazıtın biraz daha doğusunda bulunmaktadır. Devrilmemiş, dikili, dört yönlü iki taş durumundadır. Birinci ve daha büyük olan taşta 35, ikinci taşta 27 dize vardır. İkinci taşta yazılar daha ayrıksızdır ve aşınma daha çoktur. Bu yazıtın yazıları, Bilge Kağan ve Kül Tigin yazıtlarınınki kadar düzgün değildir. Bu yazıtta da yazı yukarıdan aşağı yazılmıştır. Ancak, diğer ikisinin tersine dizeler soldan sağa biçimlendirilmiştir. Yazılışı da diğer yazıtlardaki kadar yaratıcı bir biçimde değildir. Tonyukuk yazıtının yanında büyük bir türbe kalıntısı, yontular, balballar ve taşlar vardır. Tonyukuk yazıtını, İlteriş Kağan’ın başkaldırışına katılan ve o günden Bilge Kağan dönemine kadar kağanlık yönetiminin başyardımcısı olarak kalan yönetici ve başkomutan Tonyukuk, yaşlılık döneminde kendisi diktirmiştir. Bu yazıtta Tonyukuk konuşmaktadır, bu yazıtın yazarı odur. Klementz 1897’de Tola ırmağının yukarı bölümünde Bayn Çokto denilen yerin yakınında bulmuştur ve yazıtı 1898’de yayınlamıştır. Ayrıca, yazıtın en önemli yanı, Türk adının tarihte ilk kez burada geçtiğinin belirtilmesi olmalıdır. Yazıtta Türk sözcüğünü geçtiği dizeler şöyledir;

BİRİNCİ TAŞ:

BATI:

1. Bilge Tunyukuk, ben özüm, Tabgaç ilinge kılıntım. Türk bodun Tabgaçka körür erti. (Bilge Tunyukuk, ben kendim, Çin yönetimi sırasında doğdum. Türk halkı Çin’e bağımlıydı.)

2. Türk bodun, kanın bulmayın Tabgaçda adrıltı, kanlantı; kanın kodup Tabgaçka yana içikdi… (Türk halkı, hanını bulamayınca, Çin’den ayrıldı; han sahibi oldu; hanını bırakıp Çin’e yeniden bağımlı oldu.)

3. Türk bodun ölti, alkıntı, yok boltı. Türk Sir bodun yerinte bod kalmadı. (Türk halkı öldü, mahvoldu, yok oldu. Türk Sir halkı ülkesinde boy kalmadı.)

GÜNEY:

2. …Sab ança ıdmış: “azkınya Türk bodun yorıyur ermiş…” (Şöyle haber göndermiş: “azıcık Türk halkı gelişiyormuş…”)

4. …Türk Sir bodun, yerinte, idi yorımazun… (Türk Sir halkı, ülkesinde, asla gelişmesin.)

10. Türk kağanığ, Türk bodunuğ Ötüken yerke ben özüm, Bilge Tunyukuk, kelürtüm… (Türk hakanını, Türk halkını Ötüken toprağına ben kendim, Bilge Tunyukuk, getirdim.)

DOĞU:

1. …Türk bodun kılıngalı, Türk kağan olurgalı, Şantung balıkka, taluy üğüzke teğmiş yok ermiş… (Türk halkı yaratılalı, Türk kağanı tahta oturalı, Şantung şehirlerine, denize vardığı yokmuş.)

3. …Ança öğleşmiş: “Öngre Türk kağangaru sülelim” temiş… (Şöyle akıl danışmışlar: “Doğu Türk kağanına doğru ordu sevk edelim!” demişler.)

Birinci taşın Kuzey yönündeki on bir dizelik tümcede Türk sözcüğü bulunmamaktadır.

İKİNCİ TAŞ:

GÜNEY:

2. …Türük bodun Temir Kapığka, Tinsi Oğlı aytığma tağka teğmiş idi yok ermiş… (Türk halkı Demir Kapı’ya, Tanrı Oğlu denilen dağlara vardığı hiç yokmuş.)

6. …İlteriş Kağanka, Türük Böğü Kağanka, Türük Bilge Kağanka (İlteriş Kağan’a, Türk Böğü Kağan’a, Türk Bilge Kağan’a)

DOĞU:

4. …Tengri yarlıkazu, Türük bodun ara yarıklığ yağığ yeltürmedim, tüğünlüğ atığ yüğürtmedim… (Tanrı esirgesin, bu Türk halkı içinde zırhlı düşmanların akınına imkan vermedim, düğümlü atlarını koşturmadım.)

8. Türük Bilge Kağan ilinge bititdim. Ben Bilge Tunyukuk. (Türk Bilge Kağan hükümdarlığında yazdırttım. Ben Bilge Tunyukuk.)

KUZEY:

2. Kapgan Kağan Türük Sir bodun yerinte bod yeme, bodun yeme, kişi yeme idi yok erteçi erti. (Kapgan Kağan Türk Sir halkı ülkesinde boy da, halk da, insan da hiç olmayacaktı.)

3. İlteriş Kağan Bilge Tunyukuk kazgantuk üçün Kapgan Kağan Türük Sir bodun yorıdukı bu. (İlteriş Kağan ve Bilge Tunyukuk kazandığı için Kapgan Kağan’ın Türk Sir halkının gelişmesi bu.)

4. Türük Bilge Kağan, Türük Sir bodunuğ, Oğuz bodunuğ iğidü olurur. (Türk Bilge Kağan, Türk Sir halkını, Oğuz halkını besleyerek tahtta oturuyor.)

İkinci taşın Batı yönündeki dokuz dizelik tümcede Türk sözcüğü bulunmamaktadır.

Muharrem Ergin’in, ‘Orhon Abideleri’ adlı yapıtında budun biçiminde okuduğu sözcüğü “millet” olarak çevirmesini, Talat Tekin, ‘Orhon Yazıtları’ adlı yapıtında büyük bir yanlış olarak görmüş; doğrusunun bodun biçiminde olup “boylar, halk” anlamlarına geldiğini belirtmiştir. “Çünkü bu sözcük açık olarak “boy, kabile” anlamındaki eski Türkçe ve yazıtlarda da geçen bod sözcüğü ile ilgilidir. Belki de onun –n ekle eski bir çoğul biçimidir” diye açıkladıktan sonra bu sözcüğü “millet” olarak anlamanın ve öyle çevirmenin de doğru olmayacağını, çünkü “millet” yani “ulus” kavramının yeni bir kavram olup ilk kez on dokuzuncu yüzyılda Fransız tarihçisi ve düşünürü E. Renan tarafından ortaya konulduğunu belirtir. Durum böyleyken sekizinci yüzyılın ilk yarısında Moğolistan’da henüz ‘kabile’ düzeni içinde yaşayan ve göçebe devletler kuran Türklerde ve Asyalı başka halklarda “ulus” kavramının gelişmiş olmasının düşünülemeyeceğini de belirtir. Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarında Türük, Tonyukuk yazıtında ise Türk ve Türük biçiminde toplam 75 kez geçen Türk’ün bu yazıtlarda “boy, kabile, halk” anlamlarında kullanıldığı belirtilebilinir.

KAYNAKLAR

TEKİN, Talat., Orhon Yazıtları, Yıldız Yayınları, İstanbul 2003.

ERGİN, Muharrem., Orhun Abideleri, Bogaziçi Yayınları, İstanbul 2004.

KAFESOĞLU, İbrahim., Türk Milli Kültürü, Ötüken Yayınları, İstanbul 2004.

GÖKMEN, Mustafa., Eski Türk Kitabeleri, Nakışlar Yayınları, İstanbul 1981.

KAFESOĞLU, İbrahim., “Türkler, Türk Adı”, İslam Ansiklopedisi, Cilt.12/2, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara 1975, s. 142-185.

KAFESOĞLU, İbrahim., “Tarihte Türk Adı”, Türkler, Cilt.3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 308-312.

BAYKARA, Tuncer., “Türklüğün En Eski Zamanları”, Türkler, Cilt.3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 277-284.

YAĞCI, Şerife., “Ortaçağ Türk ve İran Edebi Metinlerinde Türk Kavramı”, Türkler, Cilt.4, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 914-920.

AYDA, Adile., “Türk Kelimesinin Menşei Hakkında Bir Nazariye”, Belleten, Cilt.XI., Sayı.158, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1976, s239-247.

AKSOY, Mustafa., “Türk Adı, Türk damgaları”, Türk Dünyası Tarih Dergisi, Sayı.489, TDAV Yayınları, İstanbul 2002, s. 37-44.

CİVELEK, Yakup., “Eski Arapça Kaynaklarda Türkler”, Türkler, Cilt.4,  Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 921-932.

Türk Sözcüğü Üzerine

12 Ağustos 2009

Bugün bilimsel alanda, “Türk” sözcüğünün sıfırdan sonra altıncı yüzyıl ortasında Göktürkler tarafından kurulmuş olan devlet (552-744) ile ortaya çıktığı bilinmektedir. Buna göre, “Türk” sözcüğü ilk olarak Çin yıllığı Çou-şu’da, Göktürk birliğini göstermek üzere 542 yılında ve Batı Wei imparatoru T’ai-tsu tarafından Göktürk şefi Bumın’a elçi gönderilmesi dolayısıyla da 545 yılında görülmektedir[1].

Geçen yüzyıldan beri birçok araştırmacı tarafından ileri sürülen görüşlere göre, Herodotos’un ‘şark kavimleri’ arasında gösterdiği Targitalar veya İskit topraklarında oturdukları söylenen Tyrkae veya Tevrat’ta adı geçen Yafes’in torunu Togharma veya eski Hint kaynaklarında görülen Turukhalar (Turuşkalar) veya Thraklar veya Çin kaynaklarında M.Ö. 1. Bin içinde rol oynadıkları belirtilen Tikler (Diler) ve hatta Troyalılar ya da eski Önasya çivi yazılı metinlerde görülen Turukkular bizzat Türk adını taşıyan Türk kavimleri sanılmıştır. İslam kaynaklarında ayrıntılı bir biçimde aktarılan İran kökenli Zend-Avesta rivayetleri ile, İsrail kökenli Tevrat rivayetlerinde de Türk adı aranmış, Nuh’un torunu (Yafes’in oğlu), veya İran rivayetindeki hükümdar Faridun (Thraetaona)’un oğlu Turac veya Tur da Türk sözcüğünü taşıyan ilk kavim olarak gösterilmek istenmişse de, bunlar son arkeolojik araştırmalar ve kültür tarihi incelemelerine aykırı düştüğü gibi, diller bakımından doğrulukları da kanıtlanamamıştır[2].

Tarihte Türk sözcüğüne birçok anlamlar verilmiştir. Göktürk zamanındaki Sui-şu adlı Çin kaynağına göre, T’u-küe, Türk dilinde miğfer anlamına gelir. Çünkü Türkler adlarını, Altay bölgesinde, eteklerinde oturdukları, miğfer biçiminde yükselen dağın biçiminden almışlardır. Türk sözcüğünün açıklamasında ilk bilimsel deneyimin A. Vambery tarafından yapıldığı kabul edilmektedir. Buna göre, Türk, Türkçe’de türemek anlamında olan türe- veya törü-‘den türemiş olup, yaratılmış, mahluk anlamına gelir. Z. Gökalp’e göre, Türk, Türeli demektir. W. Barthold da: “Türk sözcüğünün Orhun yazıtlarında birçok kez kullanılan törü (kanun, adet, kanunla düzelmiş, birlik kazanmış halk) sözcüğü ile münasebettar olduğunu farz etmek mümkündür” demek biçimiyle Türk sözcüğüne Z. Gökalp’inkine yakın bir anlam vermektedir. F. Müller’in Uygur metinlerinde, cins adı biçiminde, belirlediği Türk sözcüğü kuvvetli, güçlü anlamına gelmektedir. İslam kaynaklarında ise ilginç açıklamalara rastlanır. El-Hamadani’ye göre, Türkler, Yec’üc-Me’cüc seddinin arkasında terk edilmiş oldukları için bu adı almışlardır. On birinci yüzyılda Kaşgarlı Mahmud, Türk ulusuna tanrı tarafından verildiğini belirttiği Türk sözcüğünün olgunluk çağı demek olduğunu belirtmiştir. Yusuf Has Hacib Kutadgu Bilig’de Türk, ortaç (Güç, Kuvvet) ve ad olarak iki anlamda kullanılmıştır. Aynı biçimde şu açıklamalarda dikkat çekicidir; S. Koelle Türk sözcüğünün kökünü tur, tir göstererek, bunu çekmek, cezbetmek anlamına bağlamış, sözcüğünün gerçeğinin Turku olduğunu belirten F. Kiok, bunun İskit dilinde deniz kıyısında oturan adam anlamında olduğunu ileri sürmüştür[3]. Z. V. Togan anılarında Türk sözcüğünün Başkurtlarda kadının baba evinden getirdiği mal anlamına geldiğini öne sürer. Babür’ün çağında Türk, mert, yiğit, kahraman ve cesur asker gibi anlamalardaydı. R. R. Arat Babürname’yi sadeleştirirken buradaki Türk sözcüğüne kaba anlamını vermiştir. Türkiye Selçukluları’nda Elvan Çelebi’ye göre, Türk saf, sade-dil ve bahadır anlamlarını taşımalıydı. Osmanlılarda Ahmet Vefik Paşa’nın Lehçe-i Osmanisi’ne göre, Türk kaba ve rustai (köylü) anlamlarındadır[4]. Millet ve devlet adı olarak Türk sözcüğü ilk kez Çin’in Chou sülalesi yıllığında (557-579), Batıda Romalı tarihçi Agathias’ın eserinde, Arapça’da N. Zubyani’nin divanında ve Slavca’da on ikinci yüzyılda ilk Rus kroniklerinde kullanılmıştır[5]. Türk sözcüğünün edebiyat tarihi içindeki serüveni ise, sözcük orta çağ Türk ve İran edebi metinlerinde benzerlik ve anlam kötüleşmesi yoluyla, kaba, köylü, cahil, idraksiz vb. anlamlar kazanmış, benzerlik yoluyla da, güzel’in adı olmuştur. Sözcüğün bu yeni anlamları, Türk kavim adına gönderme yapmazlar ya da yaptıkları gönderme bir mecaz ilişkiden oluşmuştur[6]. Ancak bunlar Türk sözcüğünün sözlük anlamı olup, etimolojisi değildir. Sözcüğü etimoloji bakımından yine törü+ köküne bağlamanın olanaklı olduğu düşünülmüştür. L. Bazin Türk sözcüğünün törü+mek’ten ileri geldiğini kabul ederek, adı ilk biçimi ile “var olmuş, biçim kazanmış” anlamındayken, sonra “gelişmiş”, daha sonra, “tamamıyla gelişmiş” kavramlarını belirtmiş, sonunda Türk biçimini aldığı zaman “kuvvet, güç” anlamını kazanmıştır[7].

Türk adının söylenişi yani seslendirilmesi dikkate değer bir dil sorunu olarak görülmektedir. Her ne kadar bu sözcük günümüzde açık ve kesin olarak Türk biçiminde ise de, zaman içinde bir değişme ve gelişme geçirip geçirmediği tartışılabilir. Arap kaynaklarında Türk sözcüğü 6. Yüzyıl sonlarından itibaren görünmekle birlikte ‘t, r, k’ ünsüzleri arasında, ‘o, u, ö veya ü’ seslerini açık olarak belirlemek güçtür. Ünlülerin ‘a, e, ı, i’ olmadığı kesinlikle açıktır. Arapça’daki söyleniş, belki de kalın olarak “Turk” biçimindedir. Önasyalı bir alfabeye sahip Süryani kaynaklarında da Tourkaye=Turyake söylenişi, kalın ünlü ‘u’ okunuşunu destekliyor. Bizans kaynaklarındaki seslere göre bu sözcük ‘u – o’ arasındaki bir biçimde söylenebilir: Tourkos gibi. En eski Rus kaynaklarında Tork olarak bilinmektedir[8]. Orhun yazıtlarında Türk sözcüğü hem “Türk” hem de “Türük” olarak iki biçimde geçmektedir. Anlaşıldığına göre, önceleri çift heceli söylenen sözcük Göktürkler zamanında tek heceli biçimiyle birlikte iki türlü söylenmiş, sonradan yalnız “Türk” biçimini almıştır. Sonuçta sözcüğün Çince çevrimyazımı da iki hecelidir[9].


[1] İbrahim Kafesoğlu, “Tarihte Türk Adı”, Türkler, Cilt.3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 308.

[2] İbrahim Kafesoğlu, “Türkler, Türk Adı”, İA, 12/2, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara 1975, s. 142.  Ayrıca Türk sözcüğü için bkz. İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2004, s. 43-46.; Adile Ayda, “Türk Kelimesinin Menşei Hakkında Bir Nazariye”, Belleten, Cilt.XI., Sayı.158, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1976, s. 239-247.

[3] İbrahim Kafesoğlu, a. g. m., s. 311-312.

[4]Tuncer Baykara, “Türklüğün En Eski Zamanları”, Türkler, Cilt.3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 282-283.

[5] Mustafa Aksoy, “Türk Adı, Türk damgaları”, Türk Dünyası Tarih Dergisi, Sayı.189, TDAV Yayınları, İstanbul 2002, s. 37.

[6] Şerife Yağcı, “Ortaçağ Türk ve İran Edebi Metinlerinde Türk Kavramı”, Türkler, Cilt.4, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 914.

[7] İbrahim Kafesoğlu, a. g. m., s. 312.

[8] Tuncer Baykara, , a. g. m., 280-281.

[9] İbrahim Kafesoğlu, a. g. m., s. 310.

Turfan Yazmalarını Okuma Çalışması

05 Ağustos 2009

Genel Bilgi

Türkistan’ıñ Turfan ilinde, 20. yüzyılın başlarında yüzlerce bet el yazması bulundu.

Çinçe, Moğolca, Soğdça, Uygurca gibi dillerin kullanıldığı, genellikle de dinsel konuların işlendiği yazmalar arasında Türk âbecesi, başka bir deyişle Orkun-Yenisey âbecesi ile yazılmış yapraklar da bulunmaktadır. Yazımızda, bu yapraklardan biri incelemektedir.

Damgaların kolaylıkla ayırt edilmesi, okunabilirliği üst düzeyde; bu nedenle daha önce incelenip okunduğunu düşünüyoruz. Ne var ki, dilbilimcilerin bilgisayar ile araları pek iyi olmadığından, bu tür yayınları geñelağ üzerinden araştırıp bulamıyoruz. Bu yüzden hem kendi ilgimizi gidermek hem de ilgililere Türkçe kaynak oluşturmak için, yazmaları kendimiz okumaya karar verdik.

turfan_yazmalari_2

Özgün Yazı

turfan_yazmalari_1

Çeviri
yeme[1] bu[2] sag[3] ençek[4] üznemişler[5] yir[6] alıg[7] boluşgalı[8] onamaz[9] kalır[10]
yeme[11] yultuzug[12] ögügeli[13] er[14] ança[15] timiş[16] men[17] yultuzug[18] kaltı[19] erklig[20] ….imi[21]

azu[22] tuutuk[23] sub[24] erser[25] opayın[26] azu[27] itmiş[28] yaratmış[29] tatıglıg[30] aş[31] erser[32] yaşayin[33] yeme[34] …i[35]..

…en[36] sakıntı[37] yeme[38] anyıg[39] kılınçlıg[40] şamnu[41] ne[42] yablak[43] çolbu[44] sakıntı[45] barça[46] teg…inti[47]… ek[48]…

…ike[49] sabın[50] öçeşmişler[51] yeme[52] biri[53] ança[54] timiş[55] men[56] kululadukum[57] kamagda[58] erklig[59] yultuz[60] ermiş[61] yeme[62] ikinti[63] er[64] ança[65] timiş[66] ak[67]…

Günümüz Türkçesi
Ve bu sağ yavru söz dinlememişler. Yer kötü olarak iyileşmez kalır.
Ve yıldızı yücelterek adam şöyle demiş, yıldızı kaldı, güçlü… …imi…

Ve tutuk su ise, içeyim. Ve düzenlemiş, yaratmış. tatlı aş ise saklayayım. Ve … i …

…n düşündü. Ve korkunç fenâ huylu Şamnu ne kötü (diye) Çolbu, düşündü. Bütün gibi …inti ek…

…ike sözü yarıştırmışlar. Ve biri şöyle demiş, ben kulluk ettim. Herşeyde güçlü yıldızmış. Ve ikinci adam şöyle demiş; ak…seke

Yorumlama (Tefsir)
Yine bu çocuklar söz dinlememişler. Yer kötü olunca, iyileşmez tabii.

Sonra bir gün, yıldızı göstererek adama şöyle dedim; yıldızı kaldı, güçlü …

Hattâ, soğuk su varsa içeyim. Düzenlemiş, yaratmış. Lezzetli aş varsa saklayayım. Ve…
Eskiden kişiler, suyu soğuk tutmak için kilden yapılma testiler kullanırlardı. Suyu bu testi içinde tutmak, bekletmek gerekiyordu. “Tutuk su” kavramı bununla ilişkili olabilir. Bekletilmiş, tutulmuş su, soğuk olur.

Korkunç ve fenâ huylu Şamnu ne kötüdür diye Çolbu düşündü, bütün …….
Şamnu adlı bir tinden (ruhtan) söz ediyor.

Karşılıklı söz atışmasına girmişler. İçlerinden biri şöyle demiş, ben kulluk ettim. Herşeyde güçlü olan Yıldızmış. İkinci adam ise şöyle yanıt vermiş, …..

Açıklamalar – Sözlük

[1] yeme : ve, dahi, hattâ (DLT), yime (OY) – sözcük soñundaki silik damga /a/dır.
[2] bu : bu (DLT, IB, OY) – /u/ damgası ile /:/ damgaları bitişik gibi durup /m/ damgasını andırmakta olsa da ayrı oldukları kesindir.
[3] sag : sağ (DLT) – yırtık kısımdaki damga /a/dır.
[4] ençek : yavru
[5] üznemişler : üzne-, söz dinleme (DLT)
[6] yir : yer (DLT, IB, OY) – silik damga /r/dir.
[7] alıg : kötü, fenâ (DLT)
[8] boluşgalı : boluş- > oluş- (DLT, IB, OY). “olarak”
[9] onamaz : iyileşmez (DLT)
[10] kalır : kalır (DLT, IB, OY)
[11] yeme : bkz. [1]
[12] yultuzug : yıldızı (DLT, IB) – silik damga /z/dir.
[13] ögügeli : ög- > yüceltme, anma (DLT). “öğerek”
[14] er : er, adam (DLT, IB, OY)
[15] ança : öyle, böyle (DLT, IB, OY)
[16] timiş : demiş (DLT, IB, OY)
[17] men : ben (DLT, IB, OY) – silik damga /n/dir.
[18] yultuzug : bkz. [12] – silik damga /u/dur.
[19] kaltı : kaldı (DLT, IB, OY)
[20] erklig : erkli, güçlü (DLT, IB, OY) – sözcük sonundaki silik damga /l/, sonrasında gelen de kesinlikle /g/ damgası olmalıdır.
[21] …imi : eksik damgalar yüzünden añlamlı sözcük çıkarılamadı.
[22] azu : veya, yahut (DLT, OY)
[23] tootuk : tutuk (DLT,OY)
[24] sub : su (IB, OY)
[25] erser : ise (DLT, IB, OY)
[26] opayın : yutayım, içeyim.
[27] azu : bkz. [22]
[28] itmiş : düzenlemiş (DLT, IB, OY)
[29] yaratmış : yaratmış (DLT, IB, OY) – silik damga /a/dır.
[30] tatıglıg : tatlı, lezzetli (DLT)
[31] aş : aş, yemek (DLT, OY)
[32] erser bkz.  [25] – silik damga /r/dir.
[33] yaşayin : gizleyeyim, saklayayım (DLT, IB, OY) – Sözcük başındaki /y/ olmalıdır. Sözcük sonundaki ince n, yazım yañlışı olmalıdır. Uygurcada birinci tekil kişi buyrum kipi -ayın/-eyin
[34] yeme : bkz. [1] – silik damga /y/dir. Sözcük sonunda ise /e/ damgası bulunmaktadır. Ortadaki yitik damganın /m/ olmaktan başka çaresi yok.
[35] .ki.. : eksik damgalar yüzünden añlamlı sözcük çıkarılamadı.
[36] en : sözcüğüŋ öncesi önceki sayfada olmalı.
[37] sakıntı : Uygurlarda di’li geçmiş zaman eki -tI biçiminde. “sakınmak” sözcüğü “düşünmek, dikkatlice düşünmek” demek: “sakındı” diyor. sakın- : düşünmek (IB, OY)
[38] yeme : bkz. [1]
[39] anyıg- : korkutma, any- : korkma (OY), ayın- : korkmak (IB)
[40] kılınçlıg : iş, amel, ahlâk, minez, huy, fena huy, kadın naz ve kırışması (DLT)
[41] Şamnu : Kişi adı. Bir tin (ruh) adı olabilir.
[42] ne : ne (DLT, IB, OY)
[43] yablak : kötü (IB, OY) – ortadaki eksik damga kesinlikle /l/ olmalıdır.
[44] Çolbu : Kişi adı. Tümce geñeline bakıldığında özne görevindedir. Kökeni, Türkçe ile ilişkilendirilememiştir.
[45] sakıntı : bkz. [37]
[46] barça : bütün, tüm (DLT)
[47] teg..inti : eksik damgalar yüzünden añlamlı sözcük çıkarılamadı.
[48] ek… : eksik damgalar yüzünden añlamlı sözcük çıkarılamadı.
[49] .ike : eksik damgalar yüzünden añlamlı sözcük çıkarılamadı.
[50] sabın : sav, iddia, söz (IB, OY) sabın sözcüğündeki +Xn eki bugünkü i durum ekidir. sab sözcüğü “söz, iddia” añlamına gelir: “sözü” olarak çevrilir.
[51] öçeşmişler : yarıştırmak, yarıştırmışlar (DLT). Olasılıkla öç “öc” sözcüğünden öçe- “öç almak” eyleminiñ işteş çatılı biçimidir.
[52] yeme : bkz. [1]
[53] biri : biri, kişi, fert
[54] ança : bkz. [15]
[55] timiş : demiş (DLT, IB, OY)
[56] men : bkz. [17]
[57] kululadukum : Yazım yañlışı var; kulladukum “kulladığım” olması gerekiyor. Buradaki -duk- eki Eski Türkçede bir tür geçmiş zaman ekidir, bugün yalnızca yan tümcelerde geçer: “men bardukum” (ben vardım).
[58] kamagda : herşeyde (IB)
[59] erklig : bkz. [20]
[60] yultuz : bkz. [12]
[61] ermiş : imiş (DLT, IB, OY)
[62] yeme : bkz. [1]
[63] ikinti : ikinci (IB) – silik damga /n/dir.
[64] er : bkz. [14]
[65] ança : bkz. [15]
[66] timiş : bkz. [16] – silik damga /m/dir.
[67] ak… : eksik damgalar yüzünden añlamlı sözcük çıkarılamadı.

Damgalar Üzerine
Orkun yazıtlarındaki damgalara ek olarak “ot” damgasını görmekteyiz. “Ok, ök, ık, iç, alt, ant” damgaları ise kullanılmamış.

İlginç olan; “ş” damgaları için buldukları çözümdür. Türk âbecesinde ilk kez, imleme ile damga türetimini görmekteyiz. “es” damgası üzerine im koyarak ince ş, “as” damgası üzerine de im koyup kalın ş seslerini karşılamışlar. Oysa Orkun yazıtlarında, “el” damgasınıñ çatalları altına çizgi koyarak türetilmiş “ş” damgası kullanılmaktaydı.

“as” damgası “el” damgasınıñ çatallarından biriniñ üzerine konulan çizgi ile oluşturulmuş. Tam bir geçiş evresi görmekteyiz.

“z” damgasında ise, “ar” ünsüzünden bir geçiş evresi görülmektedir. Sağ kısımdaki kuyruğu, yukarı kıvrımlı olan damga, soñraları aşağı eğimlenerek kullanıma girmiştir.

turfan_yazmalari_damgalar

Kısaltmalar
DLT : Divân-ı Lügat’it Türk
IB : Irk Bitig
OY : Orkun Yazıtları

Kaynakça
Kaşgarlı Mahmut, Divân-ı Lügat’it Türk, TDK Veritabanı
Talât Tekin, Eski Uygurca Fal Kitabı Irk Bitig
Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, 40. Baskı
Fuat Bozkurt, Türklerin Dili

Ayrıca Bakıñız
Berlin Turfan Yazmaları Belgeliği
Turfan Yazmalarını Yazışmalıkta Okuma Süreci


Oktay DOĞANGÜN – Gökbey ULUÇ

Şapkasız Çıkmam Ağbi!

22 Temmuz 2009

Her ne kadar İstanbul ağzına göre telafuz yapsak da yazı dilinden konuşmaya ince ayrılıklar olduğu bilinir. Nitekim ilk zamanlarda Türkiye Türkçesiniŋ, okunduğu gibi yazılan ve yazıldığı gibi okunan bir dil olması istenmiştir. Soŋraları öyle olmaktan yâzmıştır ama o kadar da çok uzaklaşmamıştır.

Okunuş ve yazışıŋ birebir olmaktan sapmasınıŋ eŋ büyük örŋeği, şapkanıŋ kullanımınıŋ kısıtlanmasıdır. Evet, kısıtlanması… TDK yazım kuralları kılavuzunda hiçbir zaman şapka tamâmen kalkmış değildi. Ama TDK kendince bir mantık yaratmış. Diyor ki, eğer sözcüğüŋ şapkasızı farklı bir sözcüğe deŋk geliyorsa şapka konulur. Ama değilse şapka konulmazmış! Demeli, Halam hâlâ buradayken hâlini soramayacakmışım ama halini sorabilirmişim!

Şapkanıŋ sadece karıştırılmayacak durumlarda kullanılması bir tutarsızlıktır. Çünkü diyelim, aynı yazılan yeŋi bir sözcük dile katıldığında (bu sözcük yeŋi bir türetim de olabilir, diriltme ya da derleme de olabilir) bu kez tüm eski yazılanlar yaŋlış yazım olacak ve bu alışkanlığıŋ da o ândan başlayarak kırılması gerekecek. Ama bunlarıŋ tümünü bir yana bırakalım, bugün artık yeŋi kuşak şapkanıŋ kalktığını sanıyor, ya da zaten hiçbir zaman öğrenmedi!

*

Türkiye Türkçesinde ayrıca hiçbir dönem okunduğu gibi yazılmamış sözcükler de bulunur. Örŋeğin, var olmak yazarız ama /vaar olmak/ okuruz. Oysa vardır derken /a/ kısa söylenir.

Türk dillerinde birincil uzun ünlüler vardır. Birincil olması, onlarıŋ Ana Türkçede bulunduğu aŋlamında gelir (soŋradan olma değildir). Ancak ne yazık ki her Türk dilinde korunmamıştır. Bugün kurallı olarak uzunlukları koruyan sadece Türkmence, Halaçça ve Yakutça kalmıştır. Ayrıca Çuvaşçada uzun ünlülerin izleri açıkça barınır. Ama özünde bu kadar değil: Türkiye ve Azerbaycan Türkçelerinde de birincil uzun ünlüler korunmuştur!

Türkiye Türkçesinde kurallı olarak uzun ünlüler ardındaki sessizi yumuşatır (yumuşatılabilirse!). Örŋeğin, ad (isim) sözcüğü Eski Türkçedeki aat sözcüğünden gelir, Oysa at (beygir) sözcüğü kısa olduğu için yumuşamamıştır. Aynı biçimde od (ateş) sözcüğü de oot sözcüğünden gelir, oysa ot (bitki) kısa olup sert kalmıştır. Hattâ oda sözcüğü ootag (çadır, oda) sözcüğünden, o da oota- (ateş yakmak) ve soŋunda oot sözcüğünden gelir. Demeli; oda, ateş yakılıp içinde yaşanılan çadırdır. öc, öd, ödemek, yadırgamak, ard (artmak değil), ağarmak (aakarmak, ak olmak), çağırmak (çaakır-), … Örŋekler sürer gider.

Uzun ünlü içeren sözcüklerden biri de var sözcüğüdür (varmak değil, o kısa ünlülü). Eski Türkçede baar- sözcüğünden gelir, sık görülen /b-/ ‘den /v-/’ye olan dönüşümle… Demek ki Türkçedeki birincil uzun ünlüler, var olmak deyiminde korunmuştur. Bundan başka sanırım yâd (yabancı) < yaat sözcüğünde korunur, tabî yaŋlış işitmiyorsam.

ŋ

Yelveren'i bilmeyen yokmuş!

12 Temmuz 2009

İstanbul Taksim’de, Oktay¹ ile birlikte oturmuş çaylarımızı yudumlarken, bir yandan da dil üzerine aytışıyorduk.

Neredeyse %100′e yakın arı bir dil ile konuşmamız sürerken, toplum içinde yeñi sözcükleriñ tutunması, verilen tepkiler, kişileriñ bakış açısı gibi konulara sıra geldiğinde, birkaç gün önce başımdan geçen bir olayı añlattım;

Anneannemgildeyken, oda epeyce sıcaklamıştı. O ânda, sanki 40 yıldır kullanımdaymış gibi, birden dilimden “yelveren” sözcüğü çıktı; “yelveren yoxtuu?” diye sordum. Anneannem, hiç duraksamadan, “bax, ordadı” diyerek yukarıdaki “vantilatörü” gösterdi. Biraz soñra içeriye dayım girince, “yelveren çalışmıır?” diye sordum. Dayım, “ne” deyince, “yelveren daa” diye yiñeledim, soñra “haa” diyerek çalıştığını söyledi.

“Yelveren” sözcüğü ile ergen yaştaki ulayı (ve) bir takım kişilerin, nasıl dalga geçtiğiñi biliyoruz. Ançıp bu kısa anı, Oktay’ıñ ilgisiñi çekmişti. “Acabâ, eski topraklar, dile daha mı duyarlı?” diye söylendik. Soñrasında “neden bunu denemiyoruz?” diye yola koyulduk.

Eski betikçileri (sahafları) dolaşırken, yaşlı bir amcanıñ baktığı satağa yâni dükkâna girdik. Amcamız, ne bilgisayar kullanıyor ne de bu tür bir aygıt. Sorduğumuz her betiği, önce düşünür, soñra “var” ya da “yok” diye yanıtlardı. Aytış koyulaşınca, içerisi epeyce ısınmaya başladı. Ben hemen araya girdim; “ya bi yelveren olsaydı keşke…” Amca, hiç duraksamadan, “yok be oğlum, hasta ediyor o” diye yanıtıñı verdi. Burada başka sözcük denememiz olmadı, Oktay da “Kumusî Türkî” betiğiñi aldı ulayı oradan çıktık.

Bir başka eski betikçiniñ yerine girdik. Burada “klima” vardı. İçeriniñ serinliği hoşumuza gidince, “ooo burada yelveren de varmış” diye söze başladık. Sonuçta klima ile vantilatörün ereği aynı. İkisi de yel verme işini yapıyor. Bu durumda ikisine de yelveren demekte sorun yok.

Buradan da çıkınca, yolda “tümden öz Türkçe konuşalım” diye karar kıldık. Başka bir satağa girince, “Esenlikler” diyerek söze başladık. “Talat Tekin’iñ betikleri var mı?” diye sorduğumda, karşı taraf, “betik” sözcüğünde takılınca, “kitap” diyerek yeñilemek durumunda kalıyordum. Soñrasında gittiğimiz sataklarda da betik sözcüğüñü baña yiñelettiler.

Birkaç gün soñra da Zafer² ağabey ulayı Oktay ile buluşup, öğle yemeği için bir aşeviñe  gittik. Garsona, “seçke yok mu?” diye sorduğumda, hiç duraksamadan; “işte burada” diyerek “menü“yü uzattı.

Günüñ soñunda şunlara ulaşmıştık;

  • Kökleri herkesçe bilinen türetimler, ânında tutunabiliyor.
  • Eski dilden diriltme sözcükleriñ işi zor. Emek yoyulmadan tutunması olanaksız.
  • Eski topraklar, yeñi sözcükleriñ türetildiğiniñ ayırdın da bile değil. Bildiği sözcükler ile yapılan türetimleri ânında añlayıp, yanıt verebiliyor.
  • Sözcüklerle dalga geçen ergenleri ciddiye almamak gerekiyormuş.
  • Yelveren sözcüğünü bilmeyen yokmuş.
  • Seçke sözcüğünü bilen garsonlar da vârmış.

Gökbey ULUÇ

___________________________

[1] Oktay Doğangün – Doğabilimci
[2] Zafer Öztürk – Deñizci